Pazartesi, Mart 10, 2008

ekmek ve adalet ve israf ve ...

ekmek, bu topraklar sofrasının olmazsa olmaz yiyeceği. ekmek olmayan sofrada doyma hissimizin inkıtaya uğradığı âşikar. zengin ile fakiri tek safta toplayan ortak değerimiz ekmek ve dolayısıyla buğday üretimi aslında tüm dünya ekonomilerinin bel kemiğini oluşturuyor. medeniyet tarihine göz attığımızda da şunu görüyoruz ki insanoğlu kendine yetecek yiyeceği bulabildiği ve depolayabildiği oranda -ki bu ihtiyacını buğday üretimiyle çözüme kavuşturmuş- gırtlak derdinden sıyrılıp soyut değerler üretebiliyor. bugünün gelişmiş medeniyetleri ulaştıkları noktayı mezopotamyanın buğday üretimi ve depolamasına uygun koşulları sayesinde ilkel doğa koşullarıyla mücadele edip kentler kurabilmesine yani toplumda yiyecek üretenlerle fikir üretenlerin işbölümüne borçlu.

2008 yılı bahar aylarına girerken tüm dünyada genel olarak bir buğday sıkıntısı yani ekmek sıkıntısı baş gösteriyor. dünyanın önemli buğday üreticileri ihracaatlarını kısıtlayıcı önlemler almış durumdalar ve hatta kazakistan tamamen durdurdu. mehmet altan'ın 11. yıl 28 şubat yazısında yer verdiği krizden türkiye'nin de başı ağrıyacak. ülke pastasının bölüşümüne mutat müdahalelerle kuru ekmek derdine düşmüş halk kemek kuyruğuna mahkum insanımızın gündemi bu sene de değişmiyor ve katmerleniyor belki de...

güzel hikayeci mustafa kutlu'nun beş sene önce yazdığı yoksulluk sıkıntımızda bilmiyorum bir değişme var mı. hâlâ soruyoruz; "adalet nerede?". kutlu'nun beş sene önce anlattığı ortamla bugün karşılaştırılamaz belki ama yazdıklarının anlamı sâkıt olmuş değil. hala şu ikilemi yaşamıyor muyuz: "Bir yanda karnını doyurmak için ekmek kavgası peşinde koşanlar; öte yanda nasıl etsem de ekmeği kesip şu kilolardan kurtulsam diyenler." mehmet altan'ın aktardığı araştırmaya göre türkiye'de hâlâ 600 bin kişi aç yatıyor...



durum bugün için böyle ve bilinen yakın tarihimizde aslında daha vahim günlerde yaşandı ve gelecek için bir ışık görme umudumuz da düşünce hayatımızı aydınlatamıyor. umudumuzu kaybetmeden birşeyler yapılmalı. yukarıdaki kampanya görseli hayali bir kampanyaya belki duâ kabîlinden bir kampanyaya ait; reklamfikirleri.net sitesi ocak ayı boyunca uno markası üzerinden ekmek fikirleri ve reklam önerilerine sahne olmuş. her markanın ve reklamcının vahşi rekabete dahil olup çıldırasıya satmak içn tepindiği ortamda firmalara sosyal sorumluluk projelerini hatırlatan ve marka değerlerini yükseltmelerini sağlayacak bir öneri, bir nevi herkes kendi kapısını süpürsün kampanyası. önerilerden bir diğeri mizahi yaklaşımıyla çok ciddi bir öneri sunmuş; "Soru: UNO ile yapılan enfes tostu iki arkadaş nasıl paylaşır? Yanıt: Biri böler diğeri seçer." yani sosyal adaleti sağlamak için ekmeği devlet bölsün halk ekmek kuyruğunda seçim yapılsın diyesim geliyor....

bir de tabi ekmeğin ne durumda olduğu ve nasıl olması gerektiği mevzusu var. açık büfe vahşetinin yaşandığı mekanlarda artan ekmekleri hayvanlara bile yedirmeyip çöpe gitmesine göz yummak fakirin sofrasından ekmek çalmak gibi. fırından aldığınız beyaz ekmeği beyazlatmak için içine konan bin türlü kimyasal yada doğaldır diye aldığınız kepekli ekmeğin aslında önce beyazlatılıp ve sonra içine kepeğin oransız katılması sonucu sindirim sisteminize yapısal zararlar vermesi, bakkalından büyük marketine kadar ekmek satışının kapaklı dolapdan müşteri tarafından "mıncıklanarak" yapılması sonucu ekmek poşete girer mi tartışmaları da bir dizi ekmek sorununa işaret ediyor. bu poşet meselesine insanlar kuru ekmeğe muhtaçken çok iltifat etmesem de bakkal amcanın "ekmeği elinizle değil gözünüzle seçin" yazması hoşuma gitti. ama yine de alacağım ekmeği dolabın el ulaşamayacak en arkalarından çekmeye özen gösteriyorum.

evet belki ekmeği poşetlememiz şimdilik zor ve yapsak bile daha vahim bazı problemleri beraberinde getirecek ama mustafa kutlu'nun köy ekmeği üretmeye girişen belediye için yazdığı yazıdaki şu yaklaşım başarılı bir çözüm olabilir

"İpin ucu ahlak ile ele geçer. Karşındaki adam "bu budur" diyecek, sen de ölçmeye tartmaya lüzum görmeden aldım, kabul ettim diyeceksin. Ninem öyle derdi: "Müslüman kim? İnanıcı". Yani karşı tarafın yalan söyleyebileceğine ihtimal vermiyor, çünkü kendisi yalan söylemiyor."

belki başka bir konuda yazılmış ama herkes dürüst olup ekmeğini gözüyle seçse biz de herkese güvensek, gökten elma falan düşse biz de uno'nun eski ama eskimez reklamına gülerken burukluk yaşamazdık belki...


1 yorum:

dağınık şarkılar dedi ki...

Belki de hepimiz haketmediğimiz halde bize verilenleri o kadar sahiplenmişiz ki,aslında boğamızdan geçen lokmanın bizim olmadığını unutmuşuz.Kendimizi'herkes hakettiğini bulur'inancına kaptırmışız.Halbuki insan her zaman yoklukla imtihan edilmiyor.Ama bence imtihanın farkına önce yokluk çekenler varıyor.