Salı, Ocak 06, 2009

Kasıtlı Mazlumlar

Katliamın sürdüğü günler, gözler önünden resimler akıp duruyor, sesler, cümleler, yorumlar, haykırışlar...
Tarık Ali'nin Sheakespeare'in Venedik Taciri'nden değiştirerek yaptığı alıntı şöyle;

“Ben bir Filistinli'yim. Gözlerim Filistin gözleri değil mi? Ellerim, organlarım, boyum posum, hislerim, sevgilerim, tutkularım Filistinli değil mi? Aynı bir Yahudi gibi ben de aynı gıdayla beslenip, aynı silahla yaralanıp, aynı hastalıklara yakalanıp, aynı ilaçlarla sağalıp, aynı kış ve yazla üşüdüm ve terlemedim mi? Bizi vurursanız, kanamaz mıyız? Bizi gıdıklarsanız, gülmez miyiz? Bizi zehirlerseniz, ölmez miyiz? Ve bizi aldatırsanız, intikam almayacak mıyız? Eğer biz siz geri kalanlara benziyorsak, sizin yaptığınızı yapacağız.. bize öğrettiğiniz vahşeti ben de yapacağım; ve zor olacak, ama gidişatı düzelteceğim.”
(Tarık Ali, The Guardian, 30 Aralık 2008)

Ceyda Karan isimli bir gazeteci de şunu söylemiş;

“Ezilenler, ezemedikleri için değil, ezmedikleri için mazlumdur. Bu yüzden onların ruhu vardır.”

Ruhsuz bir dünyanın ruh sahibi olanları görebilme yetisi olmuyor...
kör ve kalpsiz...
ve dilsiz... ve vurdumduymaz...

Pazartesi, Mart 10, 2008

ekmek ve adalet ve israf ve ...

ekmek, bu topraklar sofrasının olmazsa olmaz yiyeceği. ekmek olmayan sofrada doyma hissimizin inkıtaya uğradığı âşikar. zengin ile fakiri tek safta toplayan ortak değerimiz ekmek ve dolayısıyla buğday üretimi aslında tüm dünya ekonomilerinin bel kemiğini oluşturuyor. medeniyet tarihine göz attığımızda da şunu görüyoruz ki insanoğlu kendine yetecek yiyeceği bulabildiği ve depolayabildiği oranda -ki bu ihtiyacını buğday üretimiyle çözüme kavuşturmuş- gırtlak derdinden sıyrılıp soyut değerler üretebiliyor. bugünün gelişmiş medeniyetleri ulaştıkları noktayı mezopotamyanın buğday üretimi ve depolamasına uygun koşulları sayesinde ilkel doğa koşullarıyla mücadele edip kentler kurabilmesine yani toplumda yiyecek üretenlerle fikir üretenlerin işbölümüne borçlu.

2008 yılı bahar aylarına girerken tüm dünyada genel olarak bir buğday sıkıntısı yani ekmek sıkıntısı baş gösteriyor. dünyanın önemli buğday üreticileri ihracaatlarını kısıtlayıcı önlemler almış durumdalar ve hatta kazakistan tamamen durdurdu. mehmet altan'ın 11. yıl 28 şubat yazısında yer verdiği krizden türkiye'nin de başı ağrıyacak. ülke pastasının bölüşümüne mutat müdahalelerle kuru ekmek derdine düşmüş halk kemek kuyruğuna mahkum insanımızın gündemi bu sene de değişmiyor ve katmerleniyor belki de...

güzel hikayeci mustafa kutlu'nun beş sene önce yazdığı yoksulluk sıkıntımızda bilmiyorum bir değişme var mı. hâlâ soruyoruz; "adalet nerede?". kutlu'nun beş sene önce anlattığı ortamla bugün karşılaştırılamaz belki ama yazdıklarının anlamı sâkıt olmuş değil. hala şu ikilemi yaşamıyor muyuz: "Bir yanda karnını doyurmak için ekmek kavgası peşinde koşanlar; öte yanda nasıl etsem de ekmeği kesip şu kilolardan kurtulsam diyenler." mehmet altan'ın aktardığı araştırmaya göre türkiye'de hâlâ 600 bin kişi aç yatıyor...



durum bugün için böyle ve bilinen yakın tarihimizde aslında daha vahim günlerde yaşandı ve gelecek için bir ışık görme umudumuz da düşünce hayatımızı aydınlatamıyor. umudumuzu kaybetmeden birşeyler yapılmalı. yukarıdaki kampanya görseli hayali bir kampanyaya belki duâ kabîlinden bir kampanyaya ait; reklamfikirleri.net sitesi ocak ayı boyunca uno markası üzerinden ekmek fikirleri ve reklam önerilerine sahne olmuş. her markanın ve reklamcının vahşi rekabete dahil olup çıldırasıya satmak içn tepindiği ortamda firmalara sosyal sorumluluk projelerini hatırlatan ve marka değerlerini yükseltmelerini sağlayacak bir öneri, bir nevi herkes kendi kapısını süpürsün kampanyası. önerilerden bir diğeri mizahi yaklaşımıyla çok ciddi bir öneri sunmuş; "Soru: UNO ile yapılan enfes tostu iki arkadaş nasıl paylaşır? Yanıt: Biri böler diğeri seçer." yani sosyal adaleti sağlamak için ekmeği devlet bölsün halk ekmek kuyruğunda seçim yapılsın diyesim geliyor....

bir de tabi ekmeğin ne durumda olduğu ve nasıl olması gerektiği mevzusu var. açık büfe vahşetinin yaşandığı mekanlarda artan ekmekleri hayvanlara bile yedirmeyip çöpe gitmesine göz yummak fakirin sofrasından ekmek çalmak gibi. fırından aldığınız beyaz ekmeği beyazlatmak için içine konan bin türlü kimyasal yada doğaldır diye aldığınız kepekli ekmeğin aslında önce beyazlatılıp ve sonra içine kepeğin oransız katılması sonucu sindirim sisteminize yapısal zararlar vermesi, bakkalından büyük marketine kadar ekmek satışının kapaklı dolapdan müşteri tarafından "mıncıklanarak" yapılması sonucu ekmek poşete girer mi tartışmaları da bir dizi ekmek sorununa işaret ediyor. bu poşet meselesine insanlar kuru ekmeğe muhtaçken çok iltifat etmesem de bakkal amcanın "ekmeği elinizle değil gözünüzle seçin" yazması hoşuma gitti. ama yine de alacağım ekmeği dolabın el ulaşamayacak en arkalarından çekmeye özen gösteriyorum.

evet belki ekmeği poşetlememiz şimdilik zor ve yapsak bile daha vahim bazı problemleri beraberinde getirecek ama mustafa kutlu'nun köy ekmeği üretmeye girişen belediye için yazdığı yazıdaki şu yaklaşım başarılı bir çözüm olabilir

"İpin ucu ahlak ile ele geçer. Karşındaki adam "bu budur" diyecek, sen de ölçmeye tartmaya lüzum görmeden aldım, kabul ettim diyeceksin. Ninem öyle derdi: "Müslüman kim? İnanıcı". Yani karşı tarafın yalan söyleyebileceğine ihtimal vermiyor, çünkü kendisi yalan söylemiyor."

belki başka bir konuda yazılmış ama herkes dürüst olup ekmeğini gözüyle seçse biz de herkese güvensek, gökten elma falan düşse biz de uno'nun eski ama eskimez reklamına gülerken burukluk yaşamazdık belki...


Salı, Ağustos 07, 2007

google: göz ve kulak

arkitera blog'da rastladım pcworld sitesinde google earth'de karşılaşılan bir dolu garip imaj yayımlanmış... bütün görüntüler insanın hayretini artırsa da içlerinden bir kaç görüntü için verdikleri detay nasıl söylesem, aha işte oldu dedirtiyor bana: google earth bazı bölgeler için görüntü çözünürlüğünü artırmaya başlamış... söz misal bu şirin fillerin, ormanın orta yerinde dolaşan bu vahşi hayvanların yanına bir insan yanaşamazken, uzaktan fotoğraflamak için bile kırk takla atarken, google'ın bu akıllara ziyan servisi her ayrıntıyı bizlerle paylaşıyor...
burada ilginç olan, hayatımda gördüğüm en güzel hayvanların bu müthiş fotoğraflarının yayınlanması değil tabii. üstü açık mekanlarda bulunduğumuz sürece biz insanoğlu da aynı muameleyle yüzyüzeyiz. peki biz 'fil'miyiz? biraz düşünmem gerek...
üstelik herkesin kullanımına yavaşça açılan bu teknoloji kabaca söylersem en azından bir otuz yıllık geçmişe sahip. kullanıla kullanıla suyu çıkarıldıktan sonra bizim önümüze atılıyor. güzel di mi...
izleme mevzusu çokça tartışılan bir konu. herkesin aşağı yukarı bir fikri oluşmuş durumda. istanbul'a yerleştirilen güvenlik kameralarının nimetlerinden faydalandıkça taraftar sayısını artırıyor üstelik. bilgisayarım çalındığında polise giriş kapısını gören bir güvenlik kamerası yok mudur diye ısrarla sorduğumu hatırlıyorum:)
izlemenin insan hayatına yapabileceği etkileri anlatan devlet düşmanı filmi vardı. ilk izlediğimde pek bir bilim kurgu havası vermese de hadi canım bu kadar da olmaz diyerek kalkmıştım ekran başından. bir de bu işin dinleme yönü var tabi. ülkemizde hala yürürlükte midir bilmiyorum ama istihbatın mahkemeden çıkardığı her vatandaşın telefonunu dinleme kararı var. bu dinlemelerden daha çok devlet büyüklerimiz etkileniyor. iki sene önce yayınlanan bu makalede ilginç dinleme hikayeleri anlatılmış. hasan celal güzel'in tepkisi müthiş. artık bu da iş görmezse oynamanın vaktidir herhalde:
"Hasan Celal Güzel de dinlenmeye karşı "küfür" formülünü geliştirmiş. CHP'nin iktidara gelmesiyle birlikte İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı'ndan "kızağa" alınır Hasan Bey. 60 kişiyle aynı odada tek telefonu paylaşan Güzel, telefonların dinlendiğinden şüphelenince, telefon konuşmasına, "Beni dinleyenin de, konuşmamı banda alanın da, bandı çözenin de, ona bu emri verenin de, çözülen bant metnini okuyanın da..." diye okkalı bir küfür sallayarak başlarmış. Bir gün kendisini dinleyen görevli kapısını çalmış ve "Ben emir kuluyum" diyerek kendisine küfür etmemesini istemiş. Hasan Bey de, küfürleri sıralarken, "dinleyenin de..." demekten vazgeçmiş."

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

pollock denemesi

20. asır sanatı ilginç geliyor bana , her daim bu da sanat mı be abicim diyesim gelebilir yada vays be adamlar neler yapmış şeklinde hayretler içinde kalabilirim. sanki biraz boş vakti bol adamların can sıkıntılarını giderme uğraşısı gibi düşünüyorum. hani pisuarı sanat eseri diye sergileyen bir adam vardı ya neydi onun adı, neyse işte, bu amcaya babasından iyi bir miras kalmış ve sonra bu arkadaşımız vay annem buldum parayı saldırayım sağa sola diye düşünmektense oturup hesap kitap yapmaya başlamış, kaç yıl yaşarım, şu kadar harcasam bana bu para kaç yıl yeter gibisinden ve sonunda yaptığı hesaba uyup ömrü boyunca sıradan bir insanın harcayacağı kadar para harcayıp hiç çalışmadan daha doğrusu para etmesi gereken işlere kafasını yormadan yaşamış. e şimdi biz bu abinin işlerini sanat eseri olarak izleyince doğal olarak hayretler için de kalmakla umursamamak arasında gidip geliyoruz.
jackson pollock denen değerli sanatkârımız da böyle gibi. hani hertürlü hollywood filminde bir ressamı anlatırken atölyesinde boş tuvallere kutudan boya fırlatan abileri gösterirler ya, hah işte o boya fırlatma sahnelerini ilk gerçekleştiren amca bu pollock. değerli olması da bana soran olursa ilk olmasından geliyor. işte bu sanatçımız zamanında uğraşmış kendini çok zorlamış bu boyaları sıçratacam diye ama şimdi flash denen program sayesinde otomatik bir sıçratma makinası oluşturmuşlar internette, pollock adına. işte bu da benim denemem, bu kadar lafı şunu göstermek için yaptım yani.


sitenin adı jacksonpollock.org aslında bir blogda görmüştüm adresi ama bir hayli vakit harcamama rağmen hangi blog olduğunu bulamadım, bulur
bulmaz ekleyeceğim...
* çok uzun bir süre oldu ama buldum nerede gördüğümü. wanadoonun link havuzu yazısında görmüşüm. geç oldu biraz...

Cuma, Temmuz 20, 2007

22 temmuz ve sonrası





en yakın tahmini yapanın laptop kazanacığı haber7'nin seçim tahmininde şu listeyi yazdım;

akparti: %43.8
chp: %23.6
dp: %6.2
gp: %7.3
mhp: %9.3
saadet: %3.1
diğer: 9

önceden böyle tahminlerde bulunmamıştım. aslında laptop lafını duymasam yine yapmazdım. son günlerde kullandığım emektar laptopla o derecede muhabbet eder hale geldim ki yeni bir laptop hayali tembel zihnimi harekete geçirmeye yetiyor.